ABD, Suriye’de Kalmanın Yolunu Mu Arıyor?

ABD, Suriye’de Kalmanın Yolunu Mu Arıyor?

Yazdır


Suriye iç savaşını Türkiye açısından daha karmaşık hâle getiren hususlardan biri, PKK/PYD tarafından gasbedilmiş topraklardaki ABD askerî varlığıdır. Terör örgütüne binlerce TIR dolusu askerî araç ve donanımın temin edilmesini sağlayan bu askerî varlık, Türkiye’nin Fırat Kalkanı benzeri bir askerî harekâtla terör koridorunu tamamen ortadan kaldırmasına mani oluyor ve Fırat’ın doğusunda bir federe/özerk yapının inşasına âdeta zemin hazırlıyor. Türkiye’nin haklı itirazlarına rağmen, ABD askerlerinin Suriye’den ne zaman çekileceği ise hâlâ belirsiz.

Bölgede bulunan yaklaşık 2200 Amerikan askeri, ABD tarafından “DAEŞ’le mücadele” gerekçesiyle savunuluyor. Ne var ki DAEŞ’in “neredeyse yok edildiği” birçok ABD’li üst düzey yönetici tarafından dile getirildi. Hatta Trump, Nisan 2018’de “ABD askerlerini kısa zamanda Suriye’den çekmek istediğini” ifade etti. Ancak, son bir ayda olası çekilmenin yakın bir tarihte gerçekleşemeyeceğine dair somut mesajlar verildi.

Önce ABD’nin Suriye temsilcisi James Jeffrey, Trump’ın “DAEŞ yok edilene kadar ABD askerlerinin Suriye’de kalacağını” Putin’e ilettiğini açıkladı ve askerlerin çekilmesi konusunda “acelemiz yok” diyerek sürecin uzayabileceğinin işaretini vermiş oldu. Ardından ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, BM Genel Kurulu toplantısında İran’ın nükleer anlaşmayı ihlâl ettiğini ve bölgede teröre sponsorluk yaparak ABD için tehdit oluşturduğunu dile getirdi.  Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton da “İran askerleri, sınırlarının dışında kalmaya devam ettiği müddetçe ABD Suriye’den çıkmayacak” diyerek benzer bir açıklamada bulundu.

Bolton’un “İran askerlerinin Suriye’den çıkması” değil de “İran sınırlarının dışında bulunması” ifadesini kullanıldığı dikkatten kaçmamalı. Zira Bolton, İran’ın Suriye’den çekilmesinin ABD’nin Suriye’den çıkması için yeterli olmayacağını böylelikle ilan etmiş oldu. İran’ın Lübnan ve Yemen gibi diğer ülkelerde de askerî faaliyet yürütüyor olmasının, ABD’nin Suriye’den çıkmamak için yeni gerekçeler sunmasını kolaylaştırdığı bir gerçek. Kimi ABD’li uzmanlar, bu açıklamalara dayanarak “ABD Suriye’den hiçbir zaman çıkamayabilir” yorumunda bulundu.

Görünen o ki “DAEŞ’le mücadele” söylemiyle Suriye’ye ayak basan ABD, DAEŞ sonrasında da Suriye’de kalabilmek için İran’ı bir “meşruiyet aracı” olarak kullanmak istiyor ve bu çerçevede İran’a yönelik baskısını giderek arttıyor. Beyaz Saray’ın 4 Ekim’de yayınladığı “Uluslararası Terörle Mücadele Strateji” belgesinde İran’ın başlıca hedef olarak öne çıkarılması ve John Bolton’un İran’ı “Uluslararası terörün merkez bankası” olarak nitelendirmesi boşuna değil. Çünkü ABD açısından, DAEŞ tehdidi zayıfladıkça “İran tehdidi” onun yerini alıyor.

ABD-İran arasında tırmandırılan gerginliğin, Suriye’deki gelişmeler bağlamında Türkiye’yi olumsuz yönde etkilemesi ise kuvvetle muhtemel. Nitekim, İran odaklı yeni “terörle mücadele” stratejisinin, ABD’yi Suriye’de kalmaya zorlayacağı düşüncesiyle PKK/PYD tarafından memnuniyetle karşılandığı basına yansımış durumda. ABD’yi “Türkiye’den korunmak için bir kalkan” olarak gören PKK/PYD, şüphesiz ki ABD’nin bölgede kalmaya devam etmesini en çok arzulayan taraf.

PKK/PYD terör örgütüne verilen muazzam boyuttaki askerî, siyasî ve finansal yardımlar, “ABD’nin buradan çıkmaya zaten hiç niyetinin olmadığı” yönündeki iddiaları destekliyor. Diğer yandan, İsrail’in güvenliğini sağlama ve Rusya ile stratejik rekâbet gibi gerekçeler de ABD karar alıcılarında Suriye’de kalma fikrini güçlendiriyor. Velhasıl, mevcut şartlar altında, ABD’nin Suriye’den çıkmasını beklemek pek de gerçekçi değil.

Tüm bu gelişmeler, Türkiye’nin çıkarları hilâfına da olsa ABD’nin Fırat’ın doğusundaki mevcudiyetini sürdürerek PKK/PYD varlığını desteklemekten vaz geçmeyeceği anlamına geliyor. Netice itibarıyla, Türkiye’nin İran ve ABD arasında kalmadan Suriye’deki kırmızı çizgilerini nasıl koruyabileceği ve Suriye’de millî menfaatlerini nasıl temin edeceği, Türk diplomasisi için en kritik sorular olarak kalmaya devam edeceğe benziyor.


NOT: Bu yazı daha önce Türkgün Gazetesi'nin 9 Ekim 2018 tarihli sayısında yayınlanmıştır.