Modern Kavimler Göçü: Suriye

Modern Kavimler Göçü: Suriye

Yazdır Çalışmayı İndir (PDF)

Giriş

Yaklaşık olarak dört buçuk yıldır devam eden ve başladığı ilk andan itibaren Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da domino etkisi yaratan “Arap Baharı”nın son durağını Suriye oluşturmaktadır. Bölge coğrafyası bir nevî meşruiyet testinden geçmekte, sonuçları ise tüm dünyada bilhassa da ülkemizde yankı bulmaktadır. Bu sebeple Suriye, “Arap Baharı”nın yaşandığı diğer ülkelere kıyasla Türkiye için çok daha fazla önem arz etmektedir. Mart 2011’den beri gittikçe karmaşıklaşan bir iç savaş yaşayan Suriye, en uzun kara sınır komşumuz olması itibarıyla, Türk Dış politikası için zorlu bir sınav niteliği taşımaktadır.

Suriye yaşanan iç savaş nedeniyle ortaya çıkan ve Birleşmiş Milletler (BM) tarafından “günümüzdeki en büyük insanî kriz”[1] olarak nitelendirilen Suriyeli sığınmacıların durumu; hukukî statüsü, Türkiye Cumhuriyeti’ne olan ekonomik etkisi ve bu zorunlu misafirliğin kalıcılığa doğru seyrettiği süreçte kalıcılığın en az hasar ile nasıl yönetileceği Türkiye gündeminde önemli bir yer tutmaktadır.  

Sona Ermeyen Misafirlik

II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan en büyük insanî kriz olan Suriye krizi en ağır etkilerini sadece bu ülkede değil, başta Türkiye olmak üzere komşularında da gösterdi. 15 Mart 2011’de başlayan Beşar Esad karşıtı gösteriler kısa süre içinde ciddi çatışma ortamına, bu çatışma ortamı ise zamanla dünyanın büyük güçlerinin de dâhil olduğu bir iç savaşa dönüştü.

Başlangıçta rejim karşıtlığı ile beslenen süreç radikal grupların ve İslâm odaklı terör örgütlerinin varlığıyla etki alanını artırdı. Etki alanın artması, Suriye’den komşu ülkelere doğru hızlı ve günden güne artan bir insanî kaçışı da tetikledi. Bu noktada, Suriye krizini diğer krizlerden ayıran en temel unsur; bahsi geçen sorunun sadece insanların yer değiştirmesinden kaynaklanan bir insanî durum olmasının yanı sıra, bu sürecin ulusal ve (Avrupa ülkeleri başta olmak üzere) uluslararası boyutu olan ciddi bir siyasî sorun olmasıdır.

Küresel ve bölgesel aktörlerin Suriye krizini yönlendirmedeki eksiklikleri, ülkedeki mevcut istikrarsızlığın rejimin kalıcılığını artırmaktaki aktif rolü düşünüldüğünde başta BM üzere uluslararası toplumun soruna ne kadar uzak kaldıklarını da göstermiş oldu.

Sistemli ilk göç hareketinin 29 Nisan 2011’de Hatay’ın Yayladağı ilçesindeki Cilvegözü sınır kapısında 300 kişilik bir kitleyle başladığı ve dört buçuk yıl boyunca giderek arttığı bilinmektedir. BM, 2013 sonu itibarıyla sığınmacı sayısının bir milyona ulaşacağını ön görmekteydi[2] fakat aradan geçen iki yıl içinde Birleşmiş Milletlerin öngördüğü sayı neredeyse ikiye katlandı.  Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın (AFAD) verilerine göre Türkiye’nin ev sahipliğini yaptığı kamplarda 270.000[3] bulan kayıtlı sığınmacı,  İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü verilerine göreyse bu sayının yaklaşık sekiz katı kadar da kamp dışında yaşayan sığınmacı vardır.[4] Bütün bu veriler ışığında; kayıt altına alınan ve henüz kayıt altına alınmamış toplam sığınmacı sayısının 2,5 milyona ulaştığı söylenebilir.[5]

Misafirliğin Hukukî Boyutu

Türk yetkililer Suriye’den Türkiye’ye yönelen ve sayısı hızla artan göçmenleri “misafir” olarak adlandırıyordu.[6]  Türkiye’ye gelen Suriye vatandaşları, milletlerarası hukuka ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde yer alan ilkelere uygun bir biçimde “açık kapı politikası” ve “geri göndermeme” ilkeleri çerçevesinde hızlı bir şekilde kabul edildi.[7]

Sayının milyonları bulması ve gelen kişilerin hukukî statülerinin ne olacağı tartışmalarının netleşmesi için Türkiye Avrupa Geçici Koruma Yönerge’sine başvurdu.[8] Bu süreçten sonra kabul edilen Geçici Koruma Yönetmeliği ile Türkiye’de bulunan Suriyelilere ve yabancılara geçici koruma statüsü verildi.[9] Bu statü beraberinde iki temel giriş ayrımın da netleştirilmesini sağladı. Geçici Koruma Yönetmeliği, Türkiye topraklarına, “belirlenen gümrük kapıları ve şahsî pasaportları ile giriş yapan kişiler” ile “düzensiz giriş yapan kişilerin” statülerinin aynı olmadığını ortaya koydu.

Yönetmeliğin 7. maddesi gereğince; düzenli giriş yapan kişiler, “yabancı” statüsünde kabul edilmekte ve bu kişilere yabancılar yasası çerçevesince “yasal çalışma izni” ve “oturma izni” verilmektedir. Düzensiz şekilde giriş yapanlara ise yönetmeliğin geçici maddesi uyarınca “yasal çalışma izni” ve “oturma izni” verilmemektedir. Bu noktada, Suriyelilerin kayıt altına alınıp alınmadığı, eğer alındı ise bu verilerin pasaportsuz giriş yapan kişiler için doğruluğunun nasıl tespit edildiği sorusu gündeme gelmektedir. Bütün bunların devamı olarak kamuoyunda Suriye’de günden güne artan belirsiz tablonun önümüzdeki bir kaç yıl boyunca devam edeceği görüşü “içimizdeki Suriyeli misafirlerin” geri döneceğine dair beklentileri neredeyse ortadan kaldırmaktadır. Bu durum, mülteciler meselesini hem kısa hem de uzun vadede üç sacayağına oturan bir sorun hâline getirmektedir.

Konunun ilk sacayağı; düzensiz yollarla Türkiye’ye geçen ve sığınma kamplarında kalmayı reddedip ülkemizin neredeyse her bölgesine dağılan ve bulundukları bölgede iş gücüne kayıt dışı katılan Suriyeliler gerçeğidir. Yasal mevzuata göre işçi çalıştıran şirketlerin, uzun vadede Suriyelileri kayıt dışı yollarla çalıştıran sermaye sahipleriyle dürüst bir rekabet içerisinde olmaları mümkün değildir. Kaldı ki neredeyse kayıt dışı çalıştırılan kişilerin büyük çoğunluğunu çocuk işçilerin oluşturduğu gerçeği durumun vahametini iyice artırmaktadır.[10] Söz konusu durum hâlihazırda yüksek oranda genç işsizlikle boğuşan Türkiye’nin ekonomik durumunu orta ve uzun vadede daha da sıkıntıya sokacaktır.

Sığınmacılar ile ilgili ikinci sacayağı ise aktif bir genç nüfusun varlığıdır. AFAD’ın yapmış olduğu yaş dağılım verilerine göre 0-18 yaş grubundaki çocuklar kamplarda yaşayanların % 53’ünü ve kamp dışında yaşayanların, % 49’unu oluşturmaktadır.[11]  Bu genç nüfusun kamp içinde yaşamını devam ettiren kısmı devlet desteği ile eğitim imkânından faydalanabiliyorken, kamp dışında kalan ve her türlü istismara açık olan %49’luk kesim Türkiye için uzun vadede güvenlik zafiyeti oluşturacaktır.[12] Aşırı radikal eğilimli grupların bu çocuklara devletten önce sahip çıkması fikri bile ürkütücü senaryolar doğurmaya yeterlidir.

Üçüncü sacayağı ise; sığınma kamplarında dünyaya gelen yeni nesillerin “vatansızlık” problemi ile karşı karşıya kaldığı gerçeğidir. Bu sorun sosyo-ekonomik sonuçları itibarıyla temelde kayıp bir neslin oluşmasına sebebiyet verir. Şayet hukukî düzenlemeler yapılmaz ise ileride kurulacak aile birlikleri de bu süreçte köklü zararlar görecektir.

Politika Yapıcılara Öneriler

Türkiye’deki kalıcılıklarını bir ihtimal olarak görmemiz gereken Suriyeli sığınmacılar ile ilgili hızlı ve sistemli devlet politikası üretilmelidir. İlk ve en öncelikli işlev kayıt mekanizmasının hızlandırılmasıdır. Bu bağlamda, 6883 sayılı Geçici Koruma Yönetmeliği geçiş hükümleri geçici madde 1/4 gereği düzensiz giriş yapanlar da dâhil yabancı kimlik numarası tahsis edilmemiş tek bir sığınmacının dahî kalmaması gerekmektedir. İkinci husus ise; Türkiye’nin uygulamış olduğu “açık kapı politikasının” suiistimal edilmesine izin verilmemesidir. Bu hususta sınırın ve geçiş koridorunun güvenliği uluslararası standartlara yükseltilmeli ve görüntülü kayıt sistemine geçilmelidir. Aksi takdirde, düzensiz yollarla Türkiye’ye giren kişilerin güvenlik zafiyeti oluşturacağı mutlaktır. Bu kişilerin gerek IŞID gerekse diğer radikal gruplarla olan bağlantıları Türkiye’yi uzun vadede yıpratacak sonuçlar doğurabilir. Nitekim Türkiye’nin son zamanlarda maruz kaldığı terör eylemleri ve kitlesel hareketler bu durumun vahametini iyice ortaya çıkarmaktadır.

Üçüncü husus ise; sığınmacıların yarısından fazlasını oluşturan genç nüfus için devlet imkânlarıyla Türkçe öğretiminin ve temel eğitim hakkının sağlanmasıdır. Gelen sığınmacı kitlesinin eğitim düzeyi Türk eğitim sisteminin oldukça altındadır.[13] Sığınma kamplarında bulunan geçici eğitim merkezleri Suriyeli mülteciler için kurulan eğitim kurumlarıdır (okullardır). Bu merkezler kamplarda ve bazı kentsel alanlarda mevcuttur. İlgili merkezlerde değiştirilmiş Suriye müfredatı kullanılarak Arapça eğitim verilmektedir.[14] Bu bilgilerden de yola çıkılarak kamplarda verilen eğitimin niteliği ve kalitesi sığınmacılar iş gücü piyasasına girdikçe başta iş çevreleri olmak üzere toplumun büyük bir kesiminde tartışma konusu edilecektir. Hem eğitim düzeyinin hem de kültürel farklılığın etkisiyle Suriyeli aileler Türk eğitim sistemine direnç gösterebilir. Bu direnç devlet yardımıyla kırılmalı ve eğitim çağındaki çocuklar hiç vakit kaybetmeden Türk eğitim sistemine entegre edilerek kademe kademe Türk okullarına geçişleri sağlanmalıdır. Bu konu (eğitim entegrasyonu) Türkiye için yeni bir vaka olduğundan, dünyada başarılı olmuş örnekler titizlikle incelenerek pedagogların bu konularda eğitilmesi hızlı ve başarılı sonuçlar verecektir. 

Dördüncü ve son husus ise; Suriyeli sığınmacıların kayıt dışı olarak tarım, tekstil, inşaat gibi alanlardaki hızlı artışıdır. Bu durum ucuz işçilik sebebiyle işinden olan veya bu bunalımı neredeyse her gün yaşayan kesimi törpüleyecek ve ülke içerisinde sığınmacıların kabulünü zorlaştıracaktır. Bu sebeple hızlı bir şekilde çalışma hayatındaki kayıt dışılığın caydırıcılığı yasalar ile artırılmalı ve sığınmacılar içindeki çocuk işçiliği sorununa acilen el konulmalıdır. Bunun yanında nüfusu bir anda 2,5 milyon artan Türkiye’nin bu duruma göre yeni istihdam alanları yaratması ve sosyal yardımları sürdürülebilir hale getirmesi gerekmektedir. Bu zorlu dört buçuk yıllık süreçte sayıları 2,5 milyonu bulan Suriyeliler için Türkiye’nin yapmış olduğu toplam yardım 7,6 milyar dolardır.[15] Bu yardımların ilerleyen dönemlerde de sürdürülebilmesi Türkiye’nin maddî hareket kabiliyetini uzun vadede zorlayacaktır. Ayrıca, Kasım 2015 itibarıyla Türkiye - AB sürecinin yeniden başlaması ve AB’nin konuya aktif olarak dâhil olması ile süreç iyice netlik kazanmıştır. Avrupa Birliği sadece sığınmacılar için kullanılmak üzere Türkiye’ye 3 milyar Avro'luk destek sağlamayı kararlaştırdığını açıklamıştır[16] fakat Türk yetkililere göre bu miktar, AB’nin gayrisafi millî hasılasına kıyasla beklenin altındadır.[17]Bu bağlamda, sorunun ekonomik boyutu uluslararası platformlarda daha yüksek sesle dile getirilip ekonomik ve sosyal sorunlar yaşayan bir Türkiye’nin sıkı ekonomik bağlarının olduğu Avrupa’yı da olumsuz etkileyeceğine dikkat çekilmelidir.

Sonuç

Suriye’de yaşanan dram, zaman ilerledikçe çözümlenmesi daha zor bir hâl almakta, ABD ve Rusya başta olmak üzere büyük güçlerin askerî müdahalesiyle daha karmaşıklaşmakta ve olumsuz yansımalarının yayıldığı alan daha da genişlemektedir. Türkiye ise, en başından beri bu süreçten en fazla etkilenen ülke olarak, gittikçe ağırlaşan bir yük altında kalmaktadır. Suriye krizi, sayısı her geçen gün artan sığınmacıların Türkiye’ye getirdiği ekonomik yükün yanı sıra, sosyla ve siyasi sorunlarla karşılaşmakta, Rusya’nın 2015 sonlarında başlayan askeri müdahalesiyle diplomatik alanda da zorlanmakta ve güvenlik risklerime maruz kalmaktadır. Bu durum, sorunun müsebbibi olmayan Türkiye’nin sorunun ortaya çıkardığı mağdurlardan birisi olması sonucunu doğurmaktadır. Gittikçe yayılan sorunun diplomatik kanalların etkin kullanımı ile çözümüne odaklanılmalı, Türkiye de bu süreçte aktif bir şekilde çıkarlarını savunmalıdır. 

Notlar


[1] BM: Rekor Artık Türkiye’de, Milliyet, 27 Şubat 2015.
[2] Syria regional response plan – January to December 2013, BMMYK, Haziran 2013,
[3] Barınma Merkezlerinde Son Durum, AFAD, 25 Ocak 2016
[4] İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, 26 Ocak 2016
[5] UNCHR, 26 Ocak 2016
[6] Erdoğan Suriyeli Sığınmacılara Seslendi, Hürriyet, 7 Ekim 2014
[7] MBB Meclis Toplantısının Ana Gündem Maddesi Göç Konusuydu, Marmara Belediyeler Birliği, 16 Kasım 2015. Ayrıca, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi için bkz; UNICEF
[8] Avrupa Birliğinde Geçici Koruma, İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, 2 Şubat 2015
[9] Geçici Koruma Yönetmeliği, Resmi Gazete, 22 Ekim 2014
[10] Refugee Children Forced into Labor in Turkey, CBS News, 22 Eylül 2015
[11] Türkiye’deki Suriyeli Sığınmacılar, 2013 Saha Araştırması Sonucu, AFAD, 2013
[12] 1950-2000 yılları arasında gerçekleşen iç savaşlar incelendiğinde; genç nüfus oranı ile siyasî şiddet arasındaki pozitif yönlü ilişki tespit edilmiş ve BM’ye sunulan raporda genç ve yoksul insanların silahlı gruplar için ucuz ve harcanabilir bir kaynak olduğu yer almıştır. Konu ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Henrik Udal,  A Clash of Generations? Youth Bulges and Political Violence, International Studies Quarterly, vol 50, Issue 3, sayfa 607–629 ve Genç nüfuslu ülkelerde çatışma dinmiyor, Cumhuriyet, 13 Ağustos 2013
[13] Education Index, UNDP, 15 Kasım 2013
[14] UNCHR Sık Sorulan Sorular, UNCHR, 26 Ocak 2016
[15] Türkiye’de Mülteciler İçin Harcanan Para Dudak Uçuklatıyor, Haberler.com, 18 Eylül 2015
[16] AB, Sığınmacılar İçin Türkiye’ye 3 Milyar Euro Verecek, Haberler.com, 29 Kasım 2015
[17] Siniroğlu: Sınırın 3 km İçinde Vuruldu, TRT Haber, 16 Ekim 2015

Tamamını okuyun...